Evlerin çoğu kerpiçten ve tek katlı; önlerinde domates, biber, patlıcan ektikleri ufak birer bostan. Güneş o kadar yakıcı ki, korunmak için, varır varmaz kendimi ilk gördüğüm eve atıyorum. Az gölgede kaldıktan sonra kampın basın bürosuna gidiyoruz. Yolda bazı çocuklar, sıcağı alt etmek için ellerindeki hortumlarla birbirlerine su sıkıyorlar. Sokaklardan varan koku hiç hoş değil, lağım kokuyor adeta.
Basın bürosunun avlusunda da aynı koku karşılıyor bizi. Birkaç genç çıkıyor: İdris, Deniz, Hivda, Beritan… Kahve ikram ediyorlar, Deniz soruyor:
“Sizi buralara getiren nedir?”
Röportajlar yapmaya gittiğimi; sıradan hikâyeler, kahramanlar aradığımı söylüyorum, gözyaşısız, siyasetsiz. Hepsi gülüyor, ben de.
“Onları da burada mı arıyorsun?”
“Evet.”
Bir kahkaha dalgası daha ortalığı sarıyor.
Hikâye yokluğundan değil, bu mülteci kampındaki her insanın bir hikâyesi var, yalnız bir röportajlık değil, belgesellik her biri. Hiçbiri gözyaşı ve siyasetten muaf değil ama, orada doğmuş çocukların hikâyeleri bile…
90’lı yıllarda Türkiye’nin baskısından, “terörle mücadelesinden” kaçan Kürt köylüleri onlar. Şırnak, Van ve Hakkari illerinden binlerce insan Türk ordusunun bombaları altında, mayın dolu sınırı yürüyerek geçtiler. Türk bombaları Irak Kürdistanı’nda da peşlerine düştü, yalnız Zele Kampı’nda 26’sının ölümüne neden oldu. Açlık, soğuk, sıcak ve bombalar defalarca yer değiştirmek durumunda bıraktı.
Mayınlı arazilerde, plastik çadırlarda tıkış tıkış, haftalarca açlığa direnerek bir dost eli beklediler. Uzanan o el Saddam Hüseyin’in oldu, hayatın cilvesi. Bu 10 bin mültecinin trajedisi Ortadoğu tiranının bile kalbine dokunmuştu. Mahmur denen çöle götürüldüler, yılanların, akreplerin yuvasına.
50 derece sıcaklıkta, plastik çadırlarda, yalnız suya sahiplerdi, petrol ve minerallerle karışmış bir suya. Akrep sokması sonucu gömülen çocukların sayısı o yıl sonunda 60’ı aşmıştı. O mültecilerin çöle hayat vermekten başka çareleri yoktu. Ergenler akrep avına çıkarken nene ve dedeler çocuk bakıyor, kalanlar ev inşa ediyordu. Ağaç diktiler, o çölün gördüğü ilk ağaçları. Meyve için değil, gölge için ağaç diktiler.
Okullar kurdular, başlangıçta daha çok çocukları akreplerden korumak ve okuma yazma öğretmek için. Kendi güvenlik sistemlerini kurdular, meclisler, basın…Ve ben, IŞİD o kampın yollarında ilerlerken, o basın bürosundan iki gazetecinin yardımıyla iki hayat hikâyesi çekmeyi başaracaktım. İki bölümün de kameramanları İdris ve Deniz olur.
Mülteci, yeryüzünün bu noktasında kalmaya mahkûm bir mülteci değilseniz eğer, sizi buraya getiren şeyi yapar yapmaz koşarak kaçmak isteyeceğiniz bir yer olur Mahmur. Ben de öyle yapıyorum, ama 3 Ağustos 2014’te Mahmur’dan ayrılmak yalnız deneyebileceğiniz bir şey oluyor, tıpkı orada yaşamak gibi.
Deniz yaklaşıp şunu söylüyor:
“Yollar kapalı, güvenli değil yol.”
Bir buçuk ay önce hiç zorlanmadan Musul’u ele geçirip devasa bir mühimmat ve milyonlarca dolara konan IŞİD dilediği gibi Mahmur’a doğru ilerliyor.
Bu çölde çok yavaş geçen zaman, IŞİD yaklaşmaktayken zar zor hareket ettirebiliyor saatin ibresini. Ben ise, Orta Çağ’dan fırlamış cihatçılar vardığında hangi köşeye saklanacağımı düşünmek bile istemiyorum! Etrafıma bakınıyorum, ben hayatta kalma ihtimallerimi düşünürken Mahmur basın bürosu çalışanlarının, bir ilkel klima cihazının ürkütücü gürültüsü eşliğinde, soluksuz çalıştıklarını fark ediyorum.
Deniz, onca iş arasında beni oradan çıkarmanın bir yolunu ararken, basın bürosunun kampın haftalık gazetesi Rojew için hazırladığı haberleri okuyorum. Deniz’in son sayı için yazdığı makaleyi okumaya başlıyorum. Irak Kürdistanı’nda sünnet edilen kız çocuklarıyla ilgili. Dumura uğruyorum.
Soruyorum, “bu kadar yaygın mı?”
“Sen ne sanıyordun ki!?”
Elimden düşürmediğim deftere bir şeyler yazdığımı görünce şunu söylüyor:
“Notlar alıyorsun, bana bir şey olursa anlatacaksın, öyle değil mi?”
“Peki sen, sen kimsin?”
O Deniz olur, 1984’de Van ilinde (Türkiye Kürdistanı’nda), Xecixatun adlı bir köyde doğdu. Babası kaçakçıydı, katırıyla İran’dan Türkiye’ye tütün, çay ve benzin getiriyordu. PKK milisi de olunca baba, çanlar tüm aile için çalmaya başlar. Evleri birkaç kez basılır. Deniz yalnız son baskını hatırlıyor, gerisini ona anlatmışlar.
“Türk askerleri evin her yerini alt üst ettiler, avludaki ağaçların köklerine kadar, üç aylık kız kardeşimin beşiğini bile. Silah aradıklarını söylediler bize. Babam evde değildi. Abimi götürdüler.”
Sekiz yaşına kadar yaşadığı köyünden kalan tek hatırası bu.
“Gecenin devamında başka neler oldu bilmiyorum; ben, oradaki hayatımdan yalnız o görüntüyü hatırlıyorum. Bir de köyümü çok sevdiğimi hatırlıyorum.”
Anne kocasının dönmesini beklemez. Geceyarısı, çocuklarından beşiyle İran yollarına düşer.
Yürüyerek, milislerin de yardımıyla İran sınırına varırlar. Sınırı geçmek üzereyken Türk ordusunun ateşi başlar yine. Üç aylık bebek durmadan ağlar. Sınırı geçtikten sonra bebeğin artık ağlamadığını fark ederler. Bir milis anneye, “ne kadar uslu bir bebek, ver biraz da ben kucağımda taşıyayım.”
“Ama kız kardeşim yoktu. Hepimiz anneme baktık, aynı şeyi düşünerek; bebek annemin kucağındaydı, bir havan topu isabet etmiş olsa annem de hayatta olmamalıydı.”
“Onu bir ağacın altında bıraktım. Bir seçim yapmalıydım.” Kadın, hepsinin hayatı ile bebeğinin hayatı arasında bir seçim yapar, bebeği sınırın diğer tarafında, Türkiye yakasında bırakarak. Milislerden biri, anne daha konuşmasını bitirmeden geri dönüp bebeği aramaya gider. Yarım saat sonra kucağında bebekle döner.
“O kardeşim hep anneme takıldı durdu: ‘Sen beni hiç sevmedin, beni bir ağacın ağacın alına bıraktın’ derdi. Büyüdü, üniversite bitirdi, artık bir sinemacı.”
Deniz aklımdan geçeni tahmin ediyor: “Benim programım için mükkemel bir hikâye!”
“Yok, yok, senin işini görmez pek. Evet, hikâyede zaferler, mucizeler var, ama çok da ölü var. Hem şimdi burada değil. Van’da. Hepimizin hayalini gerçekleştiren tek kişi o; döndü, doğduğu köyü görmeye gitti. Sınırı yine ilegal geçti, öyle de döner.”
1992’de Türkiye’den İran’a geçen bu aile üyelerinden doğduğu köyü bir daha görebilen tek kişi o üç aylık bebek olur.
Anne, en büyüğü 10 yaşında, beş çocukla sığınacak bir yer için oradan oraya koşturup durur. Yorgun argın, yine bir karar vermek durumunda kalır. Bu kez, Türk ordusundan kaçan başka Kürtlerin de bulunduğu Irak Kürdistanı’ndaki Zele Kampı’na gitmeye karar verir. Türk savaş uçakları bu kampı bombaladığında hayatını kaybedenlerden biri de Deniz’in yedi yaşınıdaki kardeşi olur. Bunun üzerine aile Kandil Dağı’na sığınır.
“Gördüğün gibi, her zaman seçim yapabilirsin!” diyor Deniz.
Yine ironiye başvuruyor, böyle bir hikâyeyi anlatmanın tek yoluna.
Orada da yine ve yeniden seçim yapacaklardır.1998’de anne ve baba dört yaşındaki ufaklıklarıyla henüz kurulan Mahmur Mülteci Kampı’na giderler. Üç kız dağda kalır.
İkisi, Deniz’in ablaları, gerilla olur. Önce “Boy Aynası” adlı kısa filmin güzeller güzeli Sarya’sı bir çatışmada hayatını kaybeder; sonra onun bir küçüğü. Deniz de gerilla olmak ister, ikinci ablasını da yitirince; tam da bu nedenle reddedilir, aynı aileden kayıp sayısının ikiyi geçmemesi kuralı gereği. Böylece Deniz dağı terk edip anne ve babasının bulunduğu Mahmur’a gider.
Okuma yazmayı dağda öğrenen Deniz, çocukluk ve ergenliğinin geçtiği dağlarda bulduğu her şeyi okumuş, bolca roman da. O kadar ki, o gün geldiğinde gazeteci olmaya hazırdır. Ve mesleğini, kamera ve yazmayı çok sever, yaşamak gibi, yüzmek gibi.
Hikâyesini böyle özetledikten sonra mutfağa geçiyor.
“Tamam, artık gidiyorsun. Yarın sabaha karşı, saat dörtte, bir araba seni buradan alacak.” Deniz akşam yemeğini hazırlarken bilgilendiriyor beni.
“Şanslısın, her gün böyle yemek yapmıyoruz. Seni dolma ile uğurlayacağız.”
Hivda ve Deniz’in hazırladığı patlıcan dolmalarını yedikten sonra kadınlar kafeteryasına iniyoruz. Menengiç kahvesi de bol IŞİD’li bir sohbetin yanına iyi gidiyormuş!
Dönüşte üç kadın televizyon izliyoruz. Televizyonda Carmen filmi var. Carmen rolündeki Paz Vega’ya bayılıyoruz, ama onca Goya ödülü toplayan film hiçbirimizi ikna etmiyor. İki saat boyunca bir sürpriz bekliyoruz, nafile. “Ben bir şey anlamadım” diyor Hivda.
Deniz haykırıyor:
“Ne Carmen’miş ama! DAİŞ bizi bu sahneleri izlerken görse bir de, buracıkta kurşuna dizer. Mübarek bombası çekilmiş intihar timi gibi! Erkek oyuncular da ne kadar yakışıklı ama... Niye buralarda böyle yakışıklılar yok?”
Vicente Aranda’nın yakışıklı oyuncuları muhabbetine isteksizce katılan tek kişi benim.
Avlunun karşısındaki odalara yatmaya gidiyoruz. Sabah dörtte hazır ve nazır beni almaya gelecek arabayı bekliyorum avluda. Deniz de ayakta, vedalaşmak için kalktığını düşünüp yaklaşıyorum.
“Senin bir yere gittiğin yok, IŞİD geliyor. Araç çıkamaz.”
İnsanı yarı uyuklama durumundan tamamen çıkaracak bu cümleden sonra ekliyor: “Yollar kapalı, hadi git yat.”
Ulan Deniz, bu bilgiden sonra nasıl yatağa gider mışıl mışıl uyurum! Mübareğin insana soğuk duş aldırtma yeteneğinde sınır yok:
“Uyumak lazım, onlar vardığında dinç olmalıyız!”
Sabahın köründe bu kadar espriden sonra dövülmeyi hak ediyor. 1.70’i aşan boyuyla 50 kilo var yok, tek elimle itsem düşer sanki. Ona doğru ilerliyorum, garantiye almak için iki elimi de kullanıyorum, dokunur dokunmaz ben yalpalıyorum, o milim oynamıyor yerinden.
4-5 saat sonra uyandığımda her şeyi önceki sabahki gibi buluyorum. Öğleye doğru Deniz, elinde kamerası, işten dönüyor. “Gülümse. Bugün saat 2’de buradan çıkıyorsun.”
Telaşla saate bakıyorum.
“Vakit var daha” diyor, “karmaşık yemek yapacak kadar değil tabii.”
“Futbolcu olmalıymışsın, gazeteci değil. Dakika bir, gol bir.”
Karşısında yenik bir yüz görünce merhametli tarafı konuşuyor:
“Futbolcu değil, ama yüzücü olmayı çok isterdim. Hadi gel, gitmeden bir menengiç kahvesi yapayım sana.”
Kahve kokusu eşliğinde Deniz’in özlemlerini dinliyorum. Bu hayatta seçtiği yegane şey adı ve soyadı: Deniz Fırat. Deniz, bildiğimiz deniz; Fırat, bildiğimiz nehir.
“Dağdayken yüzmek için can atıyordum, ama yüzme bilmiyordum. Bir gün gölün kenarındayız. Yüzenlere hayran hayran bakıp duruyorum. Birden gözümü yumup atladım göle. Gözümü açtığımda gölün öbür tarafındaydım . Önce şaşırdım, sağ mıyım diye kontrol ettim kendimi. Ama ben yüzme bilmiyordum ki!”
Bu kez benimle kafa bulamayacak. “Yüzme bilmeyen birinin koca gölün bir tarafından girip öbür tarafından çıkması hakikaten mucize! Sen fazla film izlemişsin.”
“Gülme, yüzdüm işte… Bu mucizenin aslında bir mucize olmadığını çok sonra anladım ben de.”
Bu olay ona doğduğu köyün yanından geçen dereyi hatırlatacaktır. “Dereyi de hatırlamıyorum gerçi, hatırladığım bir su. Anneme anlattım; annem, küçükken oraya yüzmeye gittiğimi söyledi.”
Muhtemelen o derede öğrendi yüzmeyi. Ama köyünden çıktığı gün Deniz, yüzme bildiğini de unutuyor.
Kahve bitince fotoğraf makinesini alıyor, veda fotoğları çekecek, hatıra… Deniz’e poz verirken, araya birkaç öğüt sıkıştırmayı da ihmal etmiyorum.
“Şu IŞİD’in şakası yok. Sen de biraz korksan fena olmaz.”
Fotoğraf seansı bitiyor. Deniz kamerasını alıyor, işe gidecek yine. Deniz ve İdris, Mahmur Mülteci Kampı’nı kayıt altına alıyorlar, her şeyini, bu ağustos sıcağında. Kampı nasıl kurduklarını, okullarının, yaşlıların hikâyelerini, her şeyi. IŞİD kapılarına dayandığında bile bu çalışmaya ara vermiyorlar; aksine, tehlikeyi düşünmemek için de meşgul olmak istiyor gibiler. Bulundukları kamp bir kez daha yok olmadan önce, burada geçirdikleri 17 yılı belgelemek istiyorlar bu kez, ellerinden gelenin en iyisini yaparak.
Sabahın köründe, arabanın kormasını duyunca sırt çantamı kapıp koşarak çıkıyorum. IŞİD’le baş başa bıraktığım gençlerle tek tek vedalaşacak yürek yok bende. Deniz arkamdan sesleniyor. Dönüyorum, bir elinde kahve fincanı, diğerinde kamerası. Gülümsüyor.
“Sen git, ben savaşırım!” diyor.
Bakışlarımdaki çaresizliği fark edince ekliyor:
“Tamam, tamam, dikkat ederim, merak etme. Unutma, daha görmek istediklerim var. Daha köyüme gidip yüzme öğrendiğim dereyi göreceğim. Deniz görmedim daha, bir de denizde yüzelim, değil mi?”
Koşarak minibüse gidiyorum. İçindekiler telaşla yer açıyor bana. Binerken Deniz’in sesini duyuyorum yine. Arkama bakıyorum, kollarını açmış bekliyor. Sarılarak vedalaşmak farz oluyor. İkimiz de tek kelime etmiyoruz. Minibüs çıkışta duruyor. Kontrol noktasından pasaportumu alırken güneş iptal ediyor beni. Mahmur Mülteci Kampı’na dönüp bakmıyorum bile. Neyine bakacağım!? IŞİD geliyor, ben gidiyorum.
Erbil’e doğru ilerlerken peşmerge kontrollerinin daha da sıklaştığını fark ediyorum. Her kontrolde durduruluyoruz. Her kontrolde kimlikler ibraz ediliyor, sürücüye aynı soru soruluyor:
“Araçta Arap var mı?” IŞİD’le savaşanlar için her Arap genci artık olağan şüpheli.
“Mahmur boşaltıldı” haberleri gecikmeyecekti. O mültecilere, kendi elleriyle inşa ettikleri kampı terk etmek durumunda kalmak düşecekti, bir kez daha. Bu yedinci terk edişleri. İnsanın aklına ilk önce tanıdıkları geliyor: Leyla, Hüseyin öğretmen, İdris, Deniz, Beritan, Hivda… Düşündükçe liste uzuyor. 10-12 bin mülteci bir gecede nasıl tahliye edilebilir? Yalnız milisler ve gazeteciler kaldı, deniyor.
Ve o öğleden sonra Ranya’dayım, sığındıkları kentte; İdris’in anlattığı her şeyi not ediyorum, akşam haberleri için.
Deniz’in numarasını arıyorum, ama telefonu açmıyor. Birkaç dakika sonra tekrar arıyorum, nafile, cevap yok. Derken İdris telefonundan başını kaldırıyor. Henüz okumuş mesajı: “Deniz artık yaşamıyor.”
Yarım saat kadar sonra, İdris’le bir sokak lambasının altında oturmuş, tanıdığım Deniz’i anlatıyorum ana haberde.
Bir IŞİD’li bir gazeteciyi karnından vurdu; Mahmur adlı çölde akreplerin alamadığı çocukları evini savunurken görüntüleyen gazeteciyi. Deniz denizdi; bir cihatçı bir Deniz’i kuruttu.

